İnsanlarşehrin surlarını savunmak için kanunlarına uymak için savaşmalı. - Herakleitos . Öngörülemeyeni arayamayan, bilinen yol için hiçbir şey görmez, bir çıkmazdır. - Herakleitos. Her şey tekin içinden çıkar ve her şeyden biri. - Herakleitos. Din bir hastalıktır ama asil bir hastalıktır. -
seniben terkettim. "ruh hastasısın sen!" diye bağırman boşuna değil. Ama yine de dua et sen bana, biliyorum benim için dua edenler çoktur, ama bir tek senin dua ettiğin tanrıya inanırım ben. çünkü hayvanların tanrısı yoktur yorulan benim gerisi önemli değil an Cuma, Kasım 12, 2010.
Birbirine zincirle bağlanmış, birbirinden nefret eden, ama bunu görmezden gelen iki pranga mahkumuyduk. Evli çiftlerin yüzde doksan dokuzunun aynı şeyleri yaşadığını, bunun başka türlü olamayacağını o zamanlar henüz bilmiyordum. Başkaları için de, benim için de bunun böyle olması gerektiğinden haberim yoktu." (İ, 97)
Kadıncinayeti davalarında uygulanan “iyi hal” ve “tahrik” indirimlerinin son bulması talebiyle bir araya gelen kadınlar, ‘’Bizler intikam değil adalet
ÖNSÖZ Dr. Emrullah Güney 'in, yaşamlarını ulusumuz ve ülkemiz için yitiren şehitlerimize adadığı "Kuvaı Milliye Yiğitlemesi" adlı yapıtını oluşturan bölümler gözetildiğinde Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızdan laik Cumhuriyet'imizin açıklanmasına değin geçen kutsal süreçte yeniden doğuşumuzun nasıl
q0D0JBJ. Hukuk kavramının kökeninde, genellikle bütün toplumlarda olduğu gibi inanç ve töreler yer alıyordu. Antik çağda da bu durum farklı değildi. Homeros'un eserlerinde hukuk kavramı bir çok pasajda geçmektedir. Hukuk kavramının önemini ve resmi inanç sistemi içerisindeki kaplamış olduğu yeri anlamak için pagan çok tanrılı inanca bakmak yeterlidir. Pagan inanışında adalet kavramı tanrılarda da kendini göstermektedir; Dikaiosyne Adalet Tanrısı, Themis Gelenek Tanrısı, Thesmos Tanrısal Hukuk gibi tanrılar, hukukun inanç sistemi içerisindeki önemini göstermektedir. Mö. 5. yüzyıldan Hellenistik dönem zarfına değin hukuk sistemsel olarak gelişim göstermiş. Köken itibariyle din temelinden beslenen hukuk sistemine insani boyut kazandırılmıştır. Böylece insani olan hukuk sistemi biçimlenmeye başlamıştır. Solon ve Drakon gibi devlet adamları bu kanun koyucuların başında gelmektedir. Hukuk sistemi din merkezinden çıkıp insan odaklı bir biçim kazanmasından sonra hukuk sistemi hızlı bir gelişim göstermiştir. Gelişmiş bir hukuk sistemi, Hellenistik dönemle beraber Büyük İskender'in Doğu seferleriyle beraber Doğu coğrafyasına da bir şekilde taşınmış oldu. Doğu toplumları bu denli gelişkin olan insan odaklı hukuk sistemini bu sayede özümsemiş oldu. Yunan dünyasının öncü merkezi şehri Atina'da gelişen hukukla birlikte bunun meyvesi olarak her birinin işlevi ve niteliği farklı olan çeşitli mahkemeler oluşmuştur. Kamu Davalarının Özel bir Grubu olan Davalar Ticaret yapılması yasaklanmış olan düşman ile yapılan ticari faaliyetler, orduya ve ülkeye ihanet gibi davranışlar ve buna benzer suçlarda bu mahkemenin bakmakla yükümlü olduğu davalardı. Bu suçlamaların kabul edilmesinin akabinde sanık tutuklanır ve yargılama buna göre yapılırdı. Eğer suç ağır bir şekilde mütalaa edilmezse, mahkeme bunun karşılığı olan cezayı kendisi verirdi. Ancak mahkeme tarafından suçun ağır olarak mütalaa edilmesi durumunda bu dava dosyası meclise gönderilirdi. Meclis bir mahkeme görevi üstlenip bu durumu karara bağlayabilirdi. Suç fiilleri arasında, kamu mallarının çalınmasının karşılığı çok ağırdı. Bu suçu işleyen kişiler yargılanıp suçları sabit olunursa eğer haklarında verilecek ceza idam idi. Suçlu idam edildikten sonra bedeni ülke sınırlarının dışına atılırdı. Hırsızlık dışında benzer bir durum da kamu mallarının haksız bir şekilde gasp edilmesi fiili de aynı cezayı gerektiren ağır fiiliyatlar arasında yer alıyordu. Özel Davalar Dikai Davaları Bu davalar temelde kişilerin başvurusu neticesinde açılabilen davalardan olmasıdır. Cinayet Davaları Adam öldürme günümüzde olduğu gibi Antik dönemde de sistemsel olarak takibi şikayete bağlı bir suçtu. Öldürülen kişinin yakınlarından herhangi birisinin şikayetçi olmasıyla beraber, bu kişi veya kişiler katili yakalayıp öldürme hakkına sahip olabilirlerdi. Bunun yanında katil kan parası öderse şayet affedilme şansı vardı. Ancak kan parası ödemezse mutlak surette ülkeyi terk etmek zorundaydı. Areopagos Davaları Kasten adam öldürme veya tasarlayarak adam öldürme gibi davalar görülürdü. Saldırıya uğrayan kurbanın ölmesi halinde katil ölüm cezasına çarptırılırdı. Bu davayı gören mahkemenin 220 üyesi bulunuyordu. Palladion Davaları Kaza sonucu ölüme sebebiyet verme sonucunda yapılan davalara bakardı. Mahkeme üyeleri Palladion tapınağı hakimlerinden oluşurdu. Delphinion Mahkemeleri Bu mahkemede görülen davalar, adam öldürme fiilinin yaşanmasında geçerli bir nedeni bulunması halinde kurulurdu. Bu suç fiilini işleyen kişilere sürgün cezası verilirdi. Suçlunun infazı, kişinin bir kayığa bindirilmesiyle beraber ülke sınırlarının dışına çıkana kadar kontrollü bir şekilde kayık sürülürdü. Bu mahkemenin üyeleri ise Delphinion tapınağı hakimlerinden oluşuyordu. Phreatto Davaları Tartışmaya açık bir biçimde cinayet suçundan sürgün cezası almış olan bir kişinin ikinci bir kez daha cinayet veya yaralama suçuyla suçlandığı durumlarda bu dava Phreatto mahkemesinde görülürdü. Kamu Davaları Graphai Davaları Arkhon ve Polemarkhos Görmüş Olduğu Davalar Mirasçılar ve öksüz-yetimlerle ilgili davalar Polemarkhos ve Arkhon tarafından görülürdü. Dine ve özellikle Tanrıya karşı yapılan saygısızlıkların görüldüğü davaları görmek Arkhonun kralın görevlerinden biriydi. Thesmothetes Davaları Memurların, hırsızlık, zina, rüşvet, görevi suistimal ve devlete karşı işlenen suçlarla alakalı davalar görülürdü. Heliaia Mahkemesi Bugünkü manada Yargıtay olarak görev yaptığından dolayı kararları kesindi. Otuz yaşını doldurmuş her Atina yurttaşı, kura usulü ile bu mahkemeye üye olma hakkına sahipti. Bu mahkeme de görülen davalara göre farklılık gösterebilir, 1001, 501, 201 üyeden oluşan daireler bulunurdu. Bu mahkemelerde görev yapan jüri üyeleri bulunmaktaydı. Jüri üyeleri görülecek olan duruşmadan önce ant içme, vekaletle kendisini temsil ettirememe ve üyeliği duruşma gününden önce öğrenememe gibi bir durum söz konusuydu. Mahkemelerin hakkaniyetini güçlendirmek için önemli bir durumdur. Hukuk Davalarında Yargılama Usulü Görülecek olan davalarla ilgili olarak ileri sürülen kanıtlar, tanıkların yazılı beyanları, tarafların beyanları ve anlaşılan hususlar değerlendirilirdi. Kölelerin durumu ise şu şekildeydi; Kölelerin tanıklıkları belli bir işkenceye tabi tutulmadığı sürece tanıklıkları kabul edilmezdi. Kadınların ve reşit olmayan kişilerin tanıklığı ise hukuki davalarda bir anlam ifade etmiyordu nitekim tanıklıkları kabul edilmiyordu. Davacı, şikayetçi olduğu konu ile ilgili olarak jüri üyelerinin beşte birini 5/1 alamazsa belli bir miktar ceza ödemesi yapmak zorunda kalabilirdi. Karara bağlanan duruşmaların neticesinde, karar gizli yapılan oylama sonucuna göre verilirdi. Ceza Davalarında Yargılama Usulleri Bu mahkemelerde cinayet davaları, hukuk davalarından farklı bir şekilde görülürdü. Bu tür davalarda uygulanan usul, işlenen cinayetin türüne göre değişiklik gösterebilirdi. İşlenen cinayet, kasten veya tasarlanarak ve en önemlisi isteyerek işlenmişse bu duruşma Areopagos mahkemesinde görülürdü. Görülecek dava başlamadan önce mahkeme sanığa tebligat çıkartıp, tanıkların mahkemede hazır bulunacağı duruşma günü bildirimi yapılırdı. Yapılan bu oturumda tarafların iddia ve savunmaları ile birlikte şahitlerin ifadeleri alınır ve bu beyanlar katip tarafından tutanak altına alınırdı. Tüm bilgi ve belgeler toplandıktan sonra konuya dair ilgili kanunlar ayrıca ilave edilirdi. Tüm belge ve dokümanlar bir kutuya atılır ve bu kutu mühürlenirdi. Ön duruşması yapılan davanın karara bağlanacağı esas mahkeme gündüz ve süresi planlanan bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşirdi. Tüm yurttaşların katılabildiği bu mahkemelerin mimarisi buna uygun bir şekilde tasarlanmış ve ilgili kamu binalarının hemen yanında olurdu. Mahkemeye bir magistrat başkanlık ederdi. Vatandaşlardan seçilmiş olan jüri üyeleri çoğunluğunun kararı ile mahkeme neticelenirdi. Mahkeme kapısına, duruşma sabahı jüri adayları birikir ve dava için son hazırlıklar yapılırdı. Jüri üyeleri gerçek bir yurttaş olduktan sonra; çalışan, işsiz veya toplumun herhangi bir katmanından biri de olabilirdi. Öncelikle jüri üyeleri, kendileri için belirlenen oturma bölmelerinde yerlerini aldıktan sonra, şahitler mühürlenen kutunun içerisinden çıkarılıp ve okunan bilgilerin doğru olduğuna dair herkesin içerisinde yemin ederlerdi. Duruşma esnasında taraflar oldukça güzel konuşmalar ve davranışlarda sergiledikleri için, mahkemede bir taraf olmayan halkın ilgisini çekerdi. Areopagos davalarında avukatların görev alması ve tarafların savunma ve iddialarını onların adına yapmaları bu mahkemenin usulüne aykırı bir durumdu. Taraflar iddia ve savunmalarını kendileri yaparlardı. Böyle bir ortamda savunmasını veya iddiasını başarılı bir biçimde dile getiremeyen kişi duruşmayı kaybetmesi olağan bir durumdu. Ancak duruşmada şaşırtma soru sormak, çapraz sorgulama yapmak yasaktı. Tarafların savunma süreleri belirliydi ve tüm taraflar kendilerine ayrılan sürelerde meramlarını dile getirirdi. Duruşmanın seyrine göre bu süre değişiklik gösterebilirdi. Duruşma esnasında dinleyicilerin içerisinde kendine yer bulan sanığın yakınları jüriyi etkileyebilmek için çeşitli davranışlar sergileme çabası gösterirlerdi. Mahkemenin kararı gizli olarak yapılan oylama ile belirlenirdi. Bu işlem jüri üyelerine dağıtılmış olan delikli ve deliksiz şekillere sahip olan iki adet midye kabuğu oy pusulası niteliği taşıyordu. Karar kutusuna atılan midyelerden delikli olanlar mahkumiyeti deliksiz olanlar ise masumiyeti temsil ederdi. Cezanın türleri ve süreleri kanunlar tarafından belirlenmişti. Ceza infazı konusunda taraflara ceza türü teklifi yapılabilirdi. Jüri tarafından ikinci bir oylama da bu ceza türü için yapılırdı. Ceza türleri; sürgün, para cezası, ölüm ve oy kullanmaktam mahrum kalma gibi müeyyidelerden cezası ise yaygın bir cazai işlem değildi. Ölüm cezası, mahkuma baldıran zehri içirilip infaz edilirdi. Kolluk Polis Antik çağda Atina başta olmak üzere asayiş ve düzeni sağlamak için gerekli polislik hizmetini köleler ve yabancılar metikler yerine getirirdi. Yurttaşların birbirlerine karşı polislik yapmaları ayıplanırdı. Savcılık Atina da bulunan hukuk kurumlarının tamamında savcılık makamı bulunmuyordu. Bu zamana kadar davalar genelde vatandaşların şikayetleri üzerine açılırdı. Medeni Hukuk Gelişkin bir yapıya sahip değildi, daha çok geleneksel bir sistem mevcuttu. 4. yüzyıldan itibaren bir medeni kanun yapılabildi ancak. Aile ve Miras Hukuku Antik Yunanda aynı evde yaşayan bireyler için oikos kavramı kullanılırdı. Oikos aile reisiyle beraber onun erkek çocukları için kullanılan bir terimdir. Miras hukuku kaidelerine göre, aile reisinin ölümünden sonra onun mirasından yalnızca erkek çocukları hak sahibi olabilirdi. Erkek evlat babasından önce ölürse onun payı diğer erkek kardeşler arasında paylaştırılırdı. Kız çocuklarına mirastan pay verilmezdi. Nitekim erkek çocukların da mirastan hak sahibi olabilmeleri için ise evlenen kız kardeşlerine çeyiz vermeleri zorunlu bir durumdu. Ailede mirasta hak sahibi olabilecek erkek üye bulunmazsa eğer bu durumda kız çocuklarına miras kalabiliyordu. Kız evlada mirastan yararlandığı durumlarda yine de Aile reisinin en yakınına da pay verilmesi şarttı. Antik Yunan ataerkil aile yapısına sahipti. Atina vatandaşlarının sahip oldukları kimliklerde o kişinin adı, baba adı ve yaşamış olduğu yerleşimin adının belirtilmesi buna örnek olarak gösterilebilir. Kölelerin Hukuktaki Yerleri Köleler vatandaşlık haklarına sahip değillerdi, dolayısıyla hukuksal bir karşılıkları yoktu. Bu durum bazı sorunları da beraberinde getiriyordu. Örneğin bir köle ile özgür bir vatandaştan doğan çocukların durumları tam bir muammaydı. Bu çocuklarla ilgili şehir devletlerinde tam bir bütünlük söz konusu değildi. Bazı şehirlerde bu çocuklar özgür bir birey olabilirken, bazı şehirlerde ise köle oluyordu. Köleler hukuk davalarında taraf olamazlardı. Bu durumda onları ancak efendileri temsil edebilirdi. Köleden kaynaklanan maddi zararlardan da efendileri sorumluydu. Özgür bir vatandaşın köleye karşı işlemiş olduğu bir suçun cezai karşılığı hafif olurdu. Tam tersine kölenin vatandaşa karşı işlemiş suçun karşılığı ise çok ağırdı. Thesmothetes Önemsiz davalar görülürdü. Dava Başlatıcılar Gecikmesinde sakınca görülen davalara görülürdü. Kırk Bucak Yargıçları Anlaşmazlık konuları 10 drakhme ya da daha az olan davalar görülürdü. Hakem Usulü Dava konusu 10 drakhmeden fazla olan anlaşmazlık satış, sözleşme ve borçlanma ile ilgili ise zorunlu olarak tahkim yoluna başvurulur bu durumda anlaşmazlık hakkında Hakem kurulu bunu karara bağlardı. Bu davaların neticesi üst mahkemeye temyize açıktı. Bouleuterion - Kamu binası Kaynakça Platon, Devlet, S. Eyupoğlu- İstanbul, 1975 Anıl, Yaşar Şahin, Sokrates Savunması, İstanbul Ekinci Ekrem Buğra, Hukukun Serüveni, Arı Sanat Yayınevi, 2. Baskı, İstanbul Kozak, İbrahim Halil, Kadim Dönemler-Genel Hukuk Tarihi, Ankara Antik Çağda Hukuk Sistemi ve Adalet Reviewed by World Arkeoloji on Temmuz 01, 2017 Rating 5
Yarışma programlarında sorulan Antik çağda adalet için intikam isteyen bir Yunanlı hangi tanrıçaya dua ederdi? sorusunun cevabı aşağıda yer Oyunu, Kim Milyoner Olmak İster?, Hadi, Kelime Türetme, Aileler Yarışıyor, passaparola, En Zayıf Halka, Riziko gibi çeşitli yarışma programlarında sorulmuş olan sorularının cevapları sayfamızda yer almaktadır. Zeka sorusu, genel kültür soruları, bulmaca, bilmece gibi farklı konuları kapsayan binlerce soru sitemizde yer çağda adalet için intikam isteyen bir Yunanlı hangi tanrıçaya dua ederdi?A. HermesB. NemesisC. AthenaD. MetisSoru Antik çağda adalet için intikam isteyen bir Yunanlı hangi tanrıçaya dua ederdi?Antik çağda adalet için intikam isteyen bir Yunanlı hangi tanrıçaya dua ederdi? Sorunun doğru cevabı Nemesis Esktra KonularDaha fazla yarışma sorusu ve cevabı için lütfen tıklayın…. Binlerce Yarışma Soruları ve CevaplarıKurumsal Eğitimler Kurumsal Eğitimler
YORUM Doç. Dr. MAHMUT AKPINAR Severek, eğlenerek ve istifade ederek videolarını izlediğimiz Memduh Bayraktaroğlu 20 Temmuz günü bir video yayınladı. Videosunda söylediği şeylerin istihbari bir bilgiye veya olayların şahitlerine dayalı olmadığını, şahsi gözlemlerine ve tecrübelerine dayalı bir senaryo, öngörü olduğunu belirtiyor. Bu senaryoya göre Tayyip Erdoğan kesinlikle cumhurbaşkanlığına aday olmayacak. AKP genel başkanlığından istifa edecek veya buna ikna edilecek. Yaşlılığı ve hastalıkları nedeniyle Fethullah Gülen de bir Meşveret Heyeti kurup Cemaat’in yönetiminden tamamen çekilecek. Erdoğan ile Gülen değil ama AKP ile Gülen sonrası işlere nezaret edecek bir ekip anlaşacaklar. Bu çerçevede AKP Genel Başkanlığı için eski AKP’liler Davutoğlu ve Babacan yarışacak. Ali Babacan önce AKP Genel Başkanı sonra cumhurbaşkanı olacak. AKP 2012 öncesi kodlarına geri dönecek, tekrar demokrasiye, hukuka saygılı hale gelecek. Seçimlerden hemen önce cezaevlerindeki siyasi suçlular, KHK’lılar tahliye edilecek. Ayrıca AKP Kürtlerle de bir anlaşma yapacak, Demirtaş tahliye edilecek. Kürtlere temel bazı haklar konusunda taahhütte bulunulacak. Bu arada Osman Kavala gibi diğer siyasi tutsaklar da tahliye edilecek. AKP NEDEN BU KARARA VARDI? Son yıllarda ekonominin iyice çökmesi, AKP’liler dahil toplumun iktidardan rahatsız olması ve 15 Temmuz kutlamalarının çok sönük geçmesi, çakma darbeye dair sorgulamaların artması üzerine AKP içinden hala sağduyusunu kaybetmemiş bir grubun Erdoğan’ı buna ikna ettiği veya mecbur ettiği ifade ediliyor. 15 Temmuz ve sonrasında yaşanan ağır baskı ve zulümler noktasında faturanın Erdoğan’a yıkılmayıp Hulusi Akar ve Hakan Fidan’a yükleneceği, diasporadaki Cemaat gazetecilerinin de Erdoğan’ın 15 Temmuz’da “masum” olduğu noktasında tabanı iknaya çalışacağı ifade ediliyor. Senaryo AKP aleyhine var olan olumsuz atmosfer üzerinden üretilmiş bir hayal ürünü, temenni. Ama hem iç hem de dış dengeler açısından uçurumun ucuna gelmiş, ekonomik açıdan iflasla karşı karşıya AKP Türkiye’si için çok da absürt görünmüyor. İlk anda akla yakın bir çözümmüş gibi duruyor. Her ne kadar siyasetçiler gerilimden, kavgadan besleniyor ve sürekli toplumu bölüyorlarsa da, ülkenin bir şekilde kutuplaşmayı bitirip normalleşmesi lazım. Bunun için de böyle bir senaryo mantıklı görünüyor. Ancak Cemaat’le ilgili “AKP ile İttifak” yönündeki öngörüler, söylemler pek çok Cemaat mensubunu öfkelendiriyor. Türkiye ve insanlık için değer üretme derdinde olan Hizmet gönüllüleri bu kadar yozlaşmış ve kirlenmiş bir AKP ile kendilerinin aynı kareye girmelerinin mümkün ve muhtemel olmadığını, olursa da itiraz edeceklerini söylüyorlar. Yaşadıkları ağır zulüm, haksızlık ve buna bağlı travmadan dolayı münhasıran yurt dışında yaşayanlardan “yüzlerini şeytan görsün” diyenden “asla Türkiye’ye dönmem, o defteri kapattım” diyene kadar pek çok reaksiyoner tepki var. “Cemaat’e yakın gazetecilerin durumu tabana anlatmaya çalışacakları” iddiası ise gerçeklerle örtüşmüyor. Eskiden Cemaat’e yakın kurumsal bazı gazeteler ve bazı gazetecilerin o kurumlarla organik bağı vardı. Ama şimdi yurtdışında gazetecilik yapanlar tamamen bireysel ve bağımsız yapıyorlar işlerini. Mağduriyetleri, adaletsizlikleri gündeme alma konusunda müttefik olsalar da, her bir gazeteci bireysel hareket ediyor ve farklı düşünüyor. Kitlesel ve organize bu tür hareketlere sıcak bakmıyorlar. Bu gazetecilerin talimatla bir konuyu işleyeceklerini sanmıyorum. Aksine, tepki verirler ve yönteme karşı çıkarlar. Öte yandan siyasetten yenilen kazıklar nedeniyle Cemaat tabanının genelinde siyasete ve siyasetçilere karşı ciddi bir alerji var. Hizmet mensuplarının en önemli acıları tutuklu insanlar, onların çoluk çocuğu, KHK’lılar, uygulanan şeytanlaştırma ve kitlesel linç. Bunların sona ermesini ve herkesin normal hayatına geri dönmesini tabandan tavana bütün Hizmet insanları ister. Lakin mesele AKP ile aynı kareye girme, hele Bayraktaroğlu’nun dediği gibi ”el ele, kol kola” olma olunca herkes refleks gösteriyor. Bu ihtimal çürümüş, kokuşmuş bir kesimle ortak olmak, yıkılması mukadder kirli bir çatının altına girmek anlamına gelir. Cemaat bunu yaparsa varlık sebebiyle çelişir. Ayrıca gerçeklerin ortaya çıkmasıyla son dönemde elde etmeye başladığı mağduriyeti ve ahlaki üstünlüğü ilelebet kaybeder. Hırsızlık, başarısızlık, tefessüh nedeniyle itibarsızlaşan AKP ile ilkesiz birlikteliğe razı olduğu ve pragmatist davrandığı fikrini oluşturur. “AKP ile Cemaat barışıyor mu?” başlıklı videoyu yayınladıktan sonra aldığım tepkiler, yaptığım görüşmeler şunu ortaya koydu Cemaat tabanının, Hizmet insanlarının istediği şey ne barışmak, ne intikam, ne de ittifak. İnsanlar sadece ADALET istiyor. Yargının, hukukun adil şekilde işlemesini istiyor. Adalet çalışsa problemlerin, kavganın yüzde 99’u zaten bitecek. AKP kantarı bozdu, adaleti bitirdi, ardından her şey bozuldu. Bunun yeniden düzelmesinin ilk adımı adaleti yeniden inşadır. Mazlumların, mağdurların haklarını, özgürlüklerini geri vermektir. Öte yandan adalet pazarlığa tabi tutulacak bir konu değildir, bir haktır, zorunluluktur. Buna rağmen Cemaat içinden bir kesim-kadro kirli AKP ile ortaklık kurmaya yeltenirse tabandan büyük tepki görür ve bölünmelere, ayrışmalar ortaya çıkar. Eğer birileri bunca baskıya, tezgaha rağmen bölemedikleri Cemaat’i AKP yıkılmadan önce parçalara ayırmak istiyorsa “AKP ile ittifak” parlak bir proje! Türkiye'de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇
Öldürmenin tarihi, insanlık tarihinin karbon kopyası gibidir. İnsanoğlu, Kabil’in kardeşi Habil’i katletmesinden bu yana geçen binlerce yılda uygarlığını, teknolojisini ve kentsel refahını sürekli geliştirse de, ne yazık ki ruhunun en karanlık köşelerine sinmiş olan “öldürme” dürtüsünden hiçbir zaman kurtulamamıştır. Hangi altın çağda, hangi kadim coğrafyada, hangi zengin toplumda yaşarlarsa yaşasınlar, para için, intikam için, güç için, inançları için, kıskandıkları için ya da bir anlık öfkelerine yenildikleri için; katiller can almaya, kurbanlar can vermeye devam etmişlerdir ve bundan sonra da devam edeceklerdir. Genelde suç kavramı ve özelde işlenen cinayetler üzerinden insanı ve toplumu resmetmeyi amaçlayan polisiye yazarlarının büyük bir kısmı, eserlerine arka plan olarak günümüzü temel alırken, bazı yazarlar ise kurguladıkları olayları geçmişteki bir döneme yerleştirmişlerdir. Bu makalede, yabancı yazarların kaleme aldığı, olay örgüsü Antikçağ’ın en önemli uygarlıklarından Eski Mısır, Antik Yunan ve Roma İmparatorluğu dönemlerinde geçen ve hâlihazırda Türkçeye çevrilerek ülkemizde yayınlanmış bulunan on beş polisiye romanı kısaca tanıtmaya çalışacağız. Bu arada, binlerce yıllık mirasıyla insanoğlunun yeryüzünde var ettiği en önemli uygarlıklara ev sahipliği yapan Anadolu’nun, Hitit, Urartu, Asur, Bizans dönemlerinde geçen ve yerli polisiye yazarlarımız tarafından yazılan nitelikli kitapları okuyabilmek, en büyük dileğimizdir. Unutmayalım ki, tarihin hangi döneminde geçerse geçsin, iyi polisiye iyi edebiyattır… SONUNDA ÖLÜM GELDİ AGATHA CHRISTIE Polisiyenin kraliçesi Agatha Christie’nin, konusu yirminci yüzyılda geçmeyen tek romanı olan bu kitapta olaylar, Milattan Önce 2000 yıllarında, Eski Mısır’da yaşanıyor. Kutsal mezarların gözetiminden sorumlu, zengin ve kibirli bir yüksek rahip olan İmhotep, karısı, oğulları, kızı ve gelinleriyle birlikte, Nil Nehri’nin batı kıyısındaki Teb şehrinde yaşamaktadır. Bir gün İmhotep’in genç ve güzel sevgilisi Nofret, bir uçurumun dibinde ölü olarak bulunur. Rahibin kızı Renisenb, ilk bakışta kaza gibi görünen bu olayın aslında bir cinayet olduğundan kuşkulanmaktadır. İpuçlarını değerlendirerek bir soruşturma yapmaya koyulur. Ancak Renisenb katile yaklaştıkça, yalnızca ailesinin güvenliği değil, aynı zamanda kendi yaşamı da tehlikeye girecektir. Eskiçağ tarihine ve arkeolojiye olan ilgisinin izlerini pek çok eserinde görebildiğimiz Agatha Christie, 1890 yılında Büyük Britanya’da dünyaya geldi. 1930’da evlendiği ikinci eşi, İngiliz arkeoloji profesörü Sir Max Mallowan’la birlikte Irak ve Suriye’deki pek çok arkeolojik kazıya bizzat katıldı. 1976 yılında kaybettiğimiz yazarın ilk olarak 1944 yılında ABD’de piyasaya çıkan bu romanı, 1970 ve 1980’li yıllarda Türkiye’de Yılan İçini Döktü adıyla yayınlanmıştı. TANRILARIN İNTİKAMI – 1 İNSAN AVI CHRISTIAN JACQ Yıl, Milattan Önce 518. Nil Deltası’nın batısındaki muhteşem Sais kentinde, Eski Mısır uygarlığının kaderini belirleyecek korkunç bir dram yaşanır. Bir sabah tüm çevirmenler bürosu çalışanlarını katledilmiş olarak bulan genç yazıcı Kel, paniğe kapılarak büronun üzerinde çalıştığı şifreli papirüsü de yanına alarak kaçar. Birileri Kel’e acımasız bir oyun oynamış ve artık bir devlet meselesi haline gelen olayda aranan suçlu durumuna düşmüştür. Hem polisin, hem de komplocuların hedefindeki genç yazıcı, gerçek katilleri bulmak ve suçsuzluğunu kanıtlamak için elindeki gizemli papirüsün şifresini çözmek zorundadır. Bu ölümcül kovalamacadan sağ kurtulma şansı yok gibidir. Tabii eğer Tanrılar son anda yardımına yetişmezlerse… 1947 yılında Paris’te doğan ünlü Fransız Mısırbilimci ve yazar Christian Jacq, Sorbonne Üniversitesi’nden Eski Mısır arkeolojisi üzerine doktora derecesi aldı. Ramses, Işık Taşı, Setna Yükseliyor, Mısır Yargıcı gibi çok satan serilerden oluşan dev bir külliyata ve yayınlanmış elliden fazla kitaba sahip yazarın iki bölümden oluşan Tanrıların İntikamı dizisinin bu ilk kitabı, 2006 yılında okuyucuyla buluştu. TANRILARIN İNTİKAMI – 2 KUTSAL RAHİBE CHRISTIAN JACQ Firavun II. Ahmose dönemi. Yunanlılar ve Perslerin tehdidi altındaki Eski Mısır’da iktidar kavgası hüküm sürmekte, siyasal çalkantılardan dolayı pek çok insan ya faili meçhul cinayetlere, ya da ölümcül komplolara kurban gitmektedir. Yine bir cinayetle suçlanan kahramanımız genç yazıcı Kel’in masumiyetini kanıtlamak için güvenebileceği tek insan, çılgınca âşık olduğu rahibe Nitis’tir. Genç ve güzel rahibenin kaçırılmasıyla, Kel büyük bir mücadelenin içine girer. Artık ne lekelenen şerefi, ne de Mısır’ın geleceği umurundadır, aklındaki tek şey sevdiği kadını kurtarmaktır. Onun ve Mısır’ın kaderi birbirine bağlanmıştır. Christian Jacq’ın diğer kitaplarında olduğu gibi, siyasal arka planı o dönemdeki gerçek olaylara dayanan Tanrıların İntikamı serisinin bu ikinci kitabı ise, ilkinden bir yıl sonra, 2007 yılında raflara çıktı. SOKRATES’İN KARISI GÉRALD MESSAIDÉ Milattan Önce beşinci yüzyılda, felsefenin ve sanatın altın çağını yaşadığı Atina şehri hunharca işlenen bir cinayetle sarsılır. Filozofların atası sayılan Sokrates’in ölesiye çekindiği, zeki ve inatçı karısı Ksantippi, bu cinayeti çözmeyi ve katili ortaya çıkarmayı kafasına koymuştur. Ancak soylular arasındaki zenginlik ve güç savaşlarının, siyasal entrikaların, şarabın su gibi aktığı çılgın ev partilerinin günlük yaşamı gölgelediği bir ortamda, ulaştığı ipuçları Kisantippi’yi tehlikeli yerlere, güçlü ve acımasız kişilere götürecektir. Fransız gazeteci ve bilim insanı Gerald Messaidé, 1931 yılında Kahire’de doğdu. Tarihsel kişiliklerin yaşamını anlattığı Mısır Prensi Musa, Davut, Nefertiti’nin Gözleri gibi biyografik romanların yanı sıra, dinî sırlar ve gizemli öğretiler üzerine, çok satan kitaplar yayınladı. İlk olarak 2000 yılında yayınlanan bu romanında yazar, bir taraftan gizemli bir cinayet ve sonrasındaki gelişmeleri anlatırken, bir taraftan da Eski Yunan dünyasının parlak ve görkemli görüntüsünün altındaki acımasız çekişmeyi, sefahati ve yozlaşmayı yansıtmaya çalışmıştır. Messaidé, 2018 yılında yaşama gözlerini yumdu. DEDEKTİF ARİSTOTELES MARGARET DOODY Milattan Önce 332 yılındayız. Atina, bütün dünyayı ele geçirmek için Pers kralıyla savaşmaya hazırlanan barbar Makedonya Kralı Büyük İskender’in egemenliği altında, yorgun ve mutsuz bir şehir haline gelmiştir. Bu karışık ortamda, kentin ileri gelen zenginlerinden Boutades vahşice katledilir. Karıştığı bir kavga sırasında istemeden birisinin ölümüne yol açtığı için sürgüne gönderilen genç Philemon, bu kanlı cinayeti işlemekle suçlanır. Atina yasalarına göre, Philemon’u savunacak ve ailesinin adını temize çıkarabilecek tek kişi, kuzeni ve en yakın akrabası Stefanos’tur. Genç ve deneyimsiz Stefanos, ümitsizlik içerisinde eski hocası, büyük filozof Aristoteles’ten yardım isteyince, filozof Aristoteles dedektif Aristoteles’e dönüşür. Ve öğretmen ile öğrencisi, gerçek katili adalet önüne çıkararak zavallı Philemon’u kurtarmak üzere, birlikte zamana karşı bir yarışa girişirler. 1939 yılında Kanada’da doğan İngiliz Edebiyatı profesörü Margaret Doody, Oxford Üniversitesi’nden doktora derecesi aldı. Yazar tarafından yaratılan ve 1978 yılında okuyucuyla buluşan Dedektif Aristoteles dizisinin bu ilk kitabı, Antikçağ’da geçen polisiye roman türünün ilk örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. Yazarın 2013 yılına kadar sürdürdüğü bu seride, toplam yedi roman ve bir öykü kitabı yer alıyor. Bu dizinin Türkçeye çevrilen diğer kitapları; Aristoteles ve Şiirsel Adalet, Aristoteles ve Yaşamın Sırları, Atina’da Zehir. ARİSTOTELES VE ŞİİRSEL ADALET MARGARET DOODY Yıl, Milattan Önce 332. Büyük İskender, Pers İmparatorluğu’nun başkentini ele geçirerek tarihin tanıklık ettiği en büyük zaferlerden birini kazanmıştır. Atinalı zengin gümüş madencileri, ölülerin huzursuz ruhlarını yatıştırmak üzere Sessiz Akşam Yemeği adlı geleneksel bir etkinlik düzenlerler. Ne yazık ki iyi başlayan akşam kötü biter ve yapışkan bir sisin çöktüğü o tekinsiz gecede davetliler, tuhaf bir kaybolma vakası ile sarsılırlar. Zengin ve tanınmış bir gümüş tüccarının varisi olan güzel Anthia, kendi evinden kaçırılmıştır. Bilinen tek şey kızın ve kızı kaçıran kişinin, Delfi’deki kutsal kâhine gitmek üzere o gece yola çıkan bir kafilede olduklarıdır. Genç Stefanos ve hocası büyük filozof Aritoteles, Anthia’nın peşine düşerler. İkili, yol boyunca dikkatlerini dağıtacak pek çok garip olayla karşılaşırlar Gizemli yabancılarla ilgili söylentiler, kılık değiştirmeler, cinayetler… Üstelik tam da “kız aslında kaçtı mı, kaçırıldı mı” sorusu kafalarını meşgul ederken, kafilede kimliği belirsiz, psikopat bir katilin olduğu ortaya çıkar. Ne var ki Aristoteles ve öğrencisi Stefanos yola devam etmek zorundadırlar, çünkü katilin kim olduğunu ancak Delfi’deki kutsal kâhinin yardımıyla bulabileceklerdir. Margaret Doody’nin, ilginç bir şekilde Dedektif Aristoteles kitabından tam yirmi dört yıl sonra, 2002’de yayınlanan bu ikinci kitabı, en uzun süre ara verilen seri kitaplardan biri olma özelliğinin yanı sıra, yazarın yazma azminin de bir göstergesi sayılabilir. ARİSTOTELES VE YAŞAMIN SIRLARI MARGARET DOODY Milattan Önce 330 yılı yaz aylarında, Atina kentinin hâkimi Makedonya Kralı Büyük İskender, dev ordusuyla birlikte Küçük Asya seferine çıkmıştır. Kralın Atina’dan uzaklaşmasını fırsat bilen bağımsızlık yanlısı Atinalılar, şehirde İskender’i destekleyenlere ve yabancılara karşı amansız bir cadı avı başlatırlar. İskender’in çocukluğunda bir süre öğretmenliğini de yapmış olan Aristoteles, kuzeyli bir yabancı olarak artık Atina’da güvende değildir. Öğrencisi Stefanos ile birlikte şehirden ayrılmak için bir bahane uydururlar ve bir yolcu gemisiyle Ege Denizi’ne açılırlar. Ancak ikili, yalnızca azgın dalgalarla ve acımasız korsanlarla baş etmek zorunda kalmazlar. Yola çıktıktan hemen sonra, kendilerini çözülmemiş cinayetlerin ve gizemli komploların içinde bulurlar. Filozof Aristoteles ile genç Stefanos, bir kez daha Sherlock Holmes ve Doktor Watson’a dönüşürler ve olayların içyüzünü ortaya çıkarmak üzere kolları sıvarlar. Margaret Doody’nin çok satan Dedektif Aristoteles dizisinin bu üçüncü kitabı, 2003 yılında piyasaya sürüldü. ATİNA’DA ZEHİR MARGARET DOODY Milattan Önce 332 yılı sonbaharında, Atina kenti ardı ardına gelen skandal davalarla sarsılır. Önce, şehrin ileri gelenlerinden zengin bir adam olan Orthoboulos’un yaralandığı haberi duyulur. Olayla ilgili soruşturma devam ederken, bu kez yaşlı adamın cesedi bulunur. Kanıtlara bakılırsa, baldıran otuyla zehirlenmiştir. Şüpheler, adamın ikinci karısının üzerinde toplanır. Kadın, kocasını zehirleyerek öldürme suçlamasıyla yargılanırken, bir başka olay daha patlak verir; Atina’nın en güzel kadını olduğu söylenen Phryne dinsizlikle suçlanır. Eğer suçlu bulunursa, ölüm cezasına çarptırılacaktır. Atinalılar, her iki davada da zanlıların aleyhinde bir tutum takınırlar. Kadın düşmanlığı, siyasal etkiler ve kamuoyu baskısı, adil yargılamanın önüne geçmektedir. Bu karmaşık ortamda gerçekleri ortaya çıkarmak görevi, yine filozof Aristoteles ve öğrencisi Stefanos’a düşer. Bu kez ikili sadece ipuçlarıyla değil, Atinalıların çarpık ahlâk anlayışları ve ikiyüzlülükleri ile de uğraşmak zorunda kalacaklardır. Margaret Doody’nin Türkçeye çevrilen son Dedektif Aristoteles kitabı olan bu romanın ilk yayınlanışı 2004 yılında, İngiltere’de gerçekleşti. GÜMÜŞ DOMUZLARIN ESRARI LINDSEY DAVIS Roma İmparatorluğu, Milattan Sonra 70 yılı. Ebedî şehir Roma’da, on altı yaşında bir kız canice katledilir. Yoksul ve romantik “bilgi toplayıcı”, yani dönemin bir anlamda özel dedektifi olan Marcus Didius Falco, cinayeti çözmek ve katilleri yakalamak için kolları sıvar. Elde ettiği ipuçlarının peşinde, Antik Roma’nın mermer sütunlu muhteşem caddelerinden tekinsiz arka sokaklarındaki batakhanelere, Britanya adasının puslu şehirlerinden zengin bir gümüş madeninin derinliklerine sürüklenir. Hikâyenin arka planında ise Roma İmparatorluğu’nu için için kemiren iktidar savaşları, lejyon entrikaları, Kudüs’ten getirilen hazinelerin yağmalanması gibi olaylar, bir film şeridi gibi akıp gider. 1949 doğumlu İngiliz yazar Lindsey Davis’in 1989 yılında yayınlanan bu ilk eseri, toplam yirmi kitaplık dev bir külliyattan oluşan ve sonuncusu 2010 yılında raflarla buluşan Falco dizisinin ilk kitabı olma özelliğini taşıyor. Lindsey Davis, Gümüş Domuzların Esrarı ile 1989 yılında İngiliz Yazarlar Kulübü’nün En İyi İlk Roman Ödülü’nü ve 1999 yılında İngiliz Polisiye Yazarları Birliği CWA’nin Tarihi Hançer Ödülü’nü kazanırken, yarattığı Marcus Didius Falco karakteri ile de En İyi Komik Dedektif dalında Sherlock Ödülü’ne değer görüldü. Bu seriden Türkçeye çevrilen diğer kitaplar; Tunç Gölgeler ve Kızıl Venüs. TUNÇ GÖLGELER LINDSEY DAVIS Milattan Sonra 71 yılı ilkbaharında, İmparator Vespasianus Augustus ölümcül bir komplodan kıl payı kurtulmuştur. İmparator, İtalya’nın güneyine doğru kaçan komplocuları ortaya çıkarmak üzere Romalı bilgi toplayıcı Marcus Didius Falco’yu hizmetine alır ve gizli ajan olarak görevlendirir. Falco, ailesiyle birlikte Akdeniz kıyılarında tatile çıkmış gibi yaparak, Napoli, Capri, Pompei gibi sahil kentlerindeki villalarda komplocuların izini sürmeye başlar. Ne var ki, peşinde olduğu kaçaklar acımasız insanlardır. Arkalarında cinayetler, cesetler, ölüm ve gözyaşı bırakmaktadırlar. Yine de Falco, soruşturmasında sonuna kadar gitmeye kararlıdır. Kimi eleştirmenler tarafından “eğlenceli polisiye romanların kraliçesi” olarak adlandırılan Lindsey Davis, Falco serisinin bu ikinci kitabını 1990 yılında okuyucu ile buluşturdu. KIZIL VENÜS LINDSEY DAVIS Milattan Sonra 71 yılı, Ağustos ayı. Antik Roma’nın en zengin ailelerinden Hortensiuslar’ın, aile üyelerinden Novus ile nişanlanan Severine Zotica adlı müstakbel gelinleri ile ilgili bazı kuşkuları vardır. Severina’nın daha önceki nişanlıları, gizemli biçimde hayatlarını kaybetmişlerdir. Aile, kızın geçmişindeki ölümlerin içyüzünü ortaya çıkarmak üzere Marcus Didius Falco’yu tutmak ister. Meteliğe kurşun atmakta olan, üstelik de evini kaybeden Falco, romantik sevgilisi Helena Justina ile birlikte hemen araştırmaya koyulur. Ne var ki, tam bu sırada Novus’un cesedi bulunur; adam zehirlenmiştir. Nişanlısını öldüren gerçekten de ailenin şüphelendiği gibi fettan güzel Severina mıdır, yoksa başka biri, bu puslu ortamdan faydalanıp Novus’u ortadan mı kaldırmıştır? Falco’nun önünde çözümü zor bir bilmece durmaktadır. Lindsey Davis’in Antik Romalı bilgi toplayıcı Marcus Didius Falco’yu merkeze alan Falco dizisinin bu üçüncü kitabı, ilk olarak 1991 yılında yayınlandı. NİSAN ŞENLİĞİ LINDSEY DAVIS Antik Romalı “bilgi toplayıcı” Marcus Didius Falco ile eşi Helena Justina’nın Britanya’dan evlat edindikleri yirmi sekiz yaşındaki kızları Flavia Albia, artık yaşı oldukça ilerleyen babasının sadece mesleğini değil, Çeşme Meydanı’ndaki küçük pansiyonunu da devralmıştır. Erkek egemenliğindeki Eski Roma’da, yalnız başına yaşayan, özgür ruhlu, sıra dışı, dul bir kadındır o; herkesin girmeye çekindiği yerlere korkmadan girer, kimsenin sormaya cesaret edemediği soruları rahatça sorar. İlk davasında, bir müşteri tarafından şüpheli bir kazayı araştırmak üzere tutulur. Ne var ki, soruşturma devam ederken, kendisini tutan müşterisi birden gizemli bir şekilde ölür. Flavia Albia henüz işin başındadır, ancak katilin dikkatini çekmeyi çoktan başarmıştır ve ölüm artık ona hiç olmadığı kadar yakındır. Komik dedektif Marcus Didius Falco karakteri ile hatırı sayılır bir şöhret ve başarı yakalayan Lindsey Davis, yirmi kitaplık Falco dizisini 2010 yılında sona erdirdi. Yazar, 2013 yılında Nisan Şenliği ile başladığı Flavia Albia serisine 2019 yılına kadar, toplam dokuz roman ve üç kısa romanla devam etti. Flavia Albia serisinden Türkçeye çevrilen diğer kitaplar; Evdeki Düşmanlar, Ölümcül Seçim. EVDEKİ DÜŞMANLAR LINDSEY DAVIS Milattan Sonra 89 yılı Haziran ayındayız. Romalı yeni evli genç bir çift, yataklarında boğulmuş olarak bulunur. Üstelik çiftin evindeki değerli gümüşler de ortadan kaybolmuştur. Olayla ilgili ilk şüpheler, öldürülen çiftin köleleri üzerinde toplanır. Sayıları özgür yurttaşlardan çok daha fazla olan ve kibirli Roma halkının “evdeki düşmanlar” diyerek korku ve önyargıyla baktığı köleler, cinayet ve hırsızlık suçlaması için uygun bir hedeftirler. Çiftin köleleri, linç edilmekten son anda kurtularak Ceres Tapınağı’na sığınırlar. Gelişmeler toplumsal bir gerilime doğru evrilirken, Romalı yöneticiler kadın “bilgi toplayıcı” Flavia Albia’dan cinayetin çözümü için yardım isterler. Flavia bu kez yalnızca gerçeği bulmak ve adaleti sağlamak için savaşmakla kalmayacak, yargısız infaz yapmak isteyen histerik bir toplum karşısında kendilerini savunma imkânları olmayan, çaresiz insanların hakları için de mücadele edecektir. Lindsey Davis’in Eski Romalı kadın dedektif Flavia Albia’nın serüvenlerini anlattığı serisinin ikinci kitabı olan bu roman, 2014 yılında yayınlandı. ÖLÜMCÜL SEÇİM & ANTİK ROMA’DA BİR KADIN DEDEKTİF FLAVIA ALBIA LINDSEY DAVIS Birinci yüzyılın sonu yaklaşırken, Eski Romalı Flavia Albia, emekliliklerinin tadını çıkarmakta olan babası Marcus Didius Falco ile annesi Helena Justina’yı sahildeki evlerinde bırakarak Roma’ya döner. Niyeti, babasının Roma’daki eski evinden gelen bazı eşyaların bir müzayede evi tarafından açık artırma ile satılmasına eşlik etmektir. Ne var ki, sandıklardan birinin içinden kimliği belirsiz bir ceset çıkınca, her şey alt üst olur. Flavia Albia, ailenin Roma’da bulunan tek üyesi olarak, cesedin kime ait olduğunu, kim tarafından, neden öldürüldüğünü ve o sandıkta ne aradığını ortaya çıkarmak zorundadır. Diğer taraftan, gelecek vaat eden genç bir adam olan Faustus, yakın arkadaşı Sextus’un politik kampanyalarına destek vermek üzere Roma’da bulunmaktadır. İpuçları, bu kampanya ile sandıktaki ceset arasında bir ilişki olduğuna işaret eder. Görünen odur ki, Flavia olayı bir an önce çözüme kavuşturamazsa, sandıktaki cesede başkaları da eklenecektir. Flavia Albia dizisinin bu üçüncü kitabı, ilk olarak 2015 yılında okuyucuyla buluştu. SEZAR’IN ADALETİ STEVEN SAYLOR Roman, Milattan Önce 48 yılının Temmuz ayında, Mısır’ın İskenderiye limanına yanaşan bir gemi ile başlar. Roma İmparatoru olma iddiasını korumak için zorlu bir sefere çıkan Julius Sezar, kendini Mısır tahtının vârisi olan iki rakip kardeşin, Kraliçe Kleopatra ile Kral Ptolemy’nin amansız çekişmelerinin ortasında buluverir. O güne dek Mısır tahtı yüzünden birbiriyle savaşan iki kardeşin artık yeni bir düşmanlık nedeni vardır; her ikisinin de Sezar’a duyduğu hayranlık. Bu sırada Mısır sarayındaki bir başka Romalı da, Nil Nehri’nin kutsal sularında şifa bulması için karısı Bethesda’yı Mısır’a getiren, “Bulucu” Gordianus’tur. Gordianus, cumhuriyete ve senatoya inanan bir Roma vatandaşı olarak, Sezar’la geçmişte bazı sorunlar yaşamıştır. Ancak Gordianus’un Sezar’a yakın olan oğlu Meto karışık politik durumdan ve saray entrikalarından nasibini alıp işlemediği bir cinayetle suçlanınca, Gordianus bir kez daha Sezar ile karşı karşıya gelir. Gerçek katili bularak oğlunun suçsuzluğunu kanıtlayabilmek için imparatordan kendisine bir fırsat vermesini ister. Cinayeti araştırırken ortaya çıkardığı gerçekler, İskenderiye şehrinin yakılmasına kadar giden tarihsel gelişmeleri de beraberinde getirecektir. Kitabın yazarı Steven Saylor, 1956 yılında ABD’de doğdu. Klasik tarih ve Latince eğitimi aldı. Saylor’un Antik Roma’nın sırlarına gönderme yapan Latince bir deyim olan ve “Gülün Altındaki Roma” anlamına gelen “Roma Sub Rosa” başlıklı, toplam on üç romandan oluşan polisiye serisinin bu ilk kitabı 1991 yılında yayınlandı. Dizinin başkahramanı, günümüzün özel dedektiflerine karşılık gelen “Bulucu” lakaplı Gordianus, Milattan Önce birinci yüzyıl Roma İmparatorluğu coğrafyasında geçen suçların peşine düşüyor. Ne yazık ki bu seriden Türkçeye çevrilen başka kitap bulunmuyor. Yorum Bırakın yorum
antik çağda adalet için intikam isteyen